Bu ülkede kimse artık gerçekten uykusunu almıyor. Yatağa giriyoruz ama dinlenmiyoruz. Sabah kalkıyoruz ama yenilenmiş değiliz. Çünkü mesele sadece uykusuzluk değil; mesele zihinsel yorgunluk. Türkiye uzun zamandır uykusuz değil, tükenmiş.
Ekonomi konuşuyoruz, ama konuşurken içimiz daralıyor. Markete giriyoruz, çıkarken moralimiz kalmıyor. Siyaset izliyoruz, sinirleniyoruz. Spor izliyoruz, ona bile şaibe karışıyor. Sosyal medyaya bakıyoruz, ya kavga görüyoruz ya felaket. Haber açıyoruz, zaten kalbimiz sıkışıyor. Bu kadar yükü bir insan kaldırır mı? Kaldıramıyor. Toplum olarak sessizce çöküyoruz.
Eskiden insanlar yorulurdu ama akşam olunca kapıyı kapatır, dünya dışarıda kalırdı. Şimdi öyle değil. Dünya cebimizde. Kriz, kavga, zam, tehdit, kutuplaşma… Hepsi bildirim olarak geliyor. Kaçış yok. Dinlenmek artık lüks.
Kimse büyük bir çığlık atmıyor, kimse meydanlarda “tükendik” diye bağırmıyor. Ama bu daha tehlikelisi: sessiz tükenmişlik. İnsanlar sinirli değil; yorgun. Umutsuz değil; bitkin. İsyankâr değil; bezgin. İşte tam bu noktada toplum kırılgan olur.
Siyasetçiler hâlâ bağırıyor, televizyonlar hâlâ kavga satıyor, sosyal medya hâlâ öfke pompalıyor. Kimse durup şunu sormuyor: “Bu insanlar daha ne kadar dayanabilir?” Herkes bir şey istiyor bu milletten: sabır, oy, vergi, destek, tahammül… Ama kimse “dinlen” demiyor.
Türkiye artık tartışmaktan değil, tartışmaktan yorulduğu için susuyor. Bu sessizlik huzur değil; tükenmişlik.
Ve tarihte en tehlikeli toplumlar, bağıranlar değil; artık hiçbir şeye enerji bulamayanlardır. Çünkü yorulan millet ya teslim olur ya patlar. Arası yok.
Şimdi sormak gerekiyor:
Bu ülke daha ne kadar böyle gidecek?