Yerli Malı Haftası gelince raflara bakıyoruz, etiketleri çeviriyoruz, bir hafta boyunca “yerli olanı” konuşuyoruz. Sonra hafta bitiyor, alışkanlıklar aynen devam ediyor. Oysa mesele bir haftalık farkındalık değil; bu, doğrudan bir memleket meselesi.
Yerli malı dediğimiz şey sadece bir ürün değildir. Bir çiftçinin sabahın ayazında tarlaya çıkmasıdır, bir ustanın eline geçen ekmektir, küçük bir esnafın kepengi açık tutabilme mücadelesidir. Yani yerli malı, üretimin kendisi kadar onurun da adıdır.
Eskiden bu iş daha netti. Portakal Adana’dan, fıstık Antep’ten, pamuk Çukurova’dan gelirdi. Kimse “ithal mi, yerli mi?” diye düşünmezdi. Çünkü zaten bildiğimiz, tanıdığımız ürünü tüketirdik. Şimdi raflarda her şey var ama üreticinin sesi kısık. Tüketici var, üretici görünmez.
Asıl sorun da burada başlıyor. Yerli üretici desteklenmediğinde sadece ekonomi zarar görmez; şehir hafızası da silinir. Bugün ithal domates ucuz diye tercih edildiğinde, yarın o tarlada kimse kalmaz. Sonra “köyler neden boşaldı?” diye sorarız. Cevabı aynaya bakınca görürüz.
Yerli malı konuşurken romantik cümlelere sığınmaya gerek yok. Gerçekler gayet çıplak. Yerli üretici maliyetle boğuşuyor, tüketici fiyatla. Aradaki dengeyi kurması gerekenler ise genellikle seyirci. Bu yüzden mesele sadece “yerli alalım” demekle bitmiyor; üretimi koruyacak, sürdürülebilir kılacak politikalar şart.
Ama yine de işin bir ucu bizde. Alışveriş yaparken bir adım durup düşünmek, bir tercihin kime dokunduğunu hatırlamak gerekiyor. Yerli ürünü almak bazen birkaç lira fazla ödemek demek olabilir ama uzun vadede bu memleketin ayakta kalması demektir.
Yerli Malı Haftası bu yüzden bir kutlama değil, bir hatırlatmadır. “Bu topraklarda üreten var, emek var, alın teri var” demenin takvimdeki karşılığıdır. Keşke sadece bu hafta değil, her gün bunu hatırlayabilsek.
Çünkü yerli malı meselesi ne nostaljidir ne de slogan. Bu, doğrudan doğruya bir vicdan testidir.