Sabah uyandığımızda ilk yaptığımız şeylerden biri telefona bakmak. Saati kontrol ediyor, mesajlarımızı okuyor, sosyal medyada neler olduğuna göz atıyoruz. Daha yataktan kalkmadan dünyanın gündeminden haberdar olabiliyoruz. Gün boyunca da telefon çoğu zaman elimizin ulaşabileceği bir yerde duruyor.
Peki telefon olmadan bir gün geçirebilir miyiz?
Bundan çok değil, birkaç on yıl önce bunun cevabı son derece basitti. İnsanlar evden çıktığında her an ulaşılabilir değildi. Birisiyle buluşmak için yer ve saat belirlenir, gecikildiğinde mesaj gönderme imkânı bulunmazdı. Yolumuzu bulmak için haritaya, haber almak için gazeteye, fotoğraf çekmek için fotoğraf makinesine ihtiyaç duyardık.
Bugün bütün bunların tamamı cebimizde.
Telefon artık yalnızca konuşmak için kullandığımız bir araç değil. Bankacılık işlemlerimizi yapıyor, yolumuzu buluyor, fotoğraf çekiyor, haber okuyor, müzik dinliyor, alışveriş yapıyor ve sevdiklerimizle iletişim kuruyoruz. Bu nedenle telefonu hayatımızdan tamamen çıkarmaktan söz etmek pek gerçekçi görünmüyor.
Asıl mesele belki de telefonsuz yaşamak değil, telefonla kurduğumuz ilişkinin sınırlarını belirleyebilmek.
Bir arkadaşımızla otururken gelen bildirime hemen bakmak zorunda mıyız? Yemek yerken telefonun masanın üzerinde bulunması gerekiyor mu? Bir manzarayı gördüğümüzde önce seyretmek yerine neden fotoğrafını çekmeyi düşünüyoruz?
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor. Ancak kolaylık sağlayan bir aracın zamanımızın ne kadarını alacağına karar verecek olan yine biziz.
Belki telefon olmadan bir gün geçirmek artık zor. Ama birkaç saat boyunca telefonu bir kenara bırakmak hâlâ mümkün.
Bazen çevrim dışı kalmak, hayatın kendisine biraz daha fazla bağlanmanın en basit yolu olabilir.