Bir akşam tiyatroya gidersiniz… Salon yavaş yavaş kararır, sahne aydınlanır. O an sadece bir oyun başlamaz; insanın kendine doğru yolculuğu da başlar. Opera, tiyatro, bale ya da senfoni konserleri çoğu zaman “kültürel etkinlik” başlığı altında anılır. Oysa bu sanat dalları, insanın ruhunu, düşüncesini ve bakış açısını inşa eden sessiz öğretmenlerdir.

Tiyatro, insana empatiyi öğretir. Sahnedeki karakterin acısını, öfkesini, çaresizliğini ya da sevincini izlerken, farkında olmadan başkasının yerine geçmeyi öğreniriz. Bu yüzden tiyatro izleyen insan, hayatta daha az yargılar, daha çok anlamaya çalışır. Çünkü bilir ki her hikâyenin bir arka planı vardır.

Opera ve çok sesli müzik ise disiplinin ve uyumun sanatıdır. Farklı sesler, farklı enstrümanlar, ayrı ayrı var olsalar da bir araya geldiklerinde anlam kazanırlar. Bu da insana şunu fısıldar: Hayatta tek başına güçlü olmak mümkün ama birlikteyken daha değerlidir. Opera dinleyen insan sabretmeyi, beklemeyi ve dinlemeyi öğrenir. Çünkü müzik aceleye gelmez.

Sahne sanatları, insanın kelimelerle ifade edemediği duygulara tercüman olur. Bazen bir replik, bazen bir nota, insanın içinde birikenleri ortaya çıkarır. Bu yüzden tiyatrodan ya da konserden çıkan biri, sadece izleyici olarak çıkmaz; biraz daha düşünmüş, biraz daha hissetmiş, biraz daha büyümüş olarak çıkar.

Toplumların gelişmişliği, sadece yollarıyla, binalarıyla, rakamlarıyla ölçülmez. Bir şehirde tiyatro salonları doluysa, operaya ilgi varsa, insanlar sanatla nefes alıyorsa; o şehir geleceğini düşünüyordur. Çünkü sanat, sadece bugünü değil, yarını da inşa eder.

Belki de bu yüzden sahne ışıkları altında otururken, insan kendine şunu borçlu hisseder: Daha iyi bir insan olmayı…
Opera, tiyatro, müzik; tam da bunu öğretir bize. Daha iyi bakmayı, daha iyi duymayı ve en önemlisi daha iyi hissetmeyi.