Resmî rakamlar açıklanıyor, grafikler çiziliyor, tablolar konuşuyor. Ama markete giren vatandaşın yaşadığı başka bir gerçek var. Etiketlere bakıyor, kasaya geliyor, fişi eline alıyor ve içinden aynı cümle dökülüyor: “Bu nasıl enflasyon hesabı?”

Bugün Türkiye’de enflasyon ikiye ayrılmış durumda. Biri kâğıt üzerindeki resmî enflasyon, diğeri mutfakta, pazarda, market rafında yaşanan gerçek enflasyon. Aradaki fark her ay biraz daha açılıyor.

Resmî enflasyon; ortalama ile konuşur. Vatandaş ise zorunlu harcamalarla yaşar. Ekmek, süt, peynir, yağ, et, çocuk bezi, temizlik ürünü… Bunlar lüks değil, hayatın ta kendisi. Ama işte tam da bu kalemlerde fiyat artışı, açıklanan oranların çok üzerinde hissediliyor.

Bir de işin psikolojisi var. İnsan her gün markete girer ama her gün beyaz eşya almaz. Enflasyon sepetinde yer alan ama nadiren satın alınan ürünler fiyatı dengelerken; vatandaşın her gün aldığı ürünler zam şampiyonu oluyor. Sonuç? Kâğıt üstünde makul görünen oranlar, rafta karşılık bulmuyor.

Sorunun bir diğer boyutu da gelir sabitliği. Maaş artışı yılda bir, market zammı neredeyse haftalık. Bu denklem zaten baştan bozuk. Vatandaşın hissettiği enflasyon, maaşının alım gücü düştükçe daha da sert hissediliyor. Çünkü mesele artık “pahalı” değil, “ulaşılamaz” olmak.

Üstelik bu durum sadece dar gelirliyi değil, orta direği de vuruyor. Eskiden “idare eder” denilen kesim, bugün hesap kitap yapmadan markete giremiyor. Alışveriş listesi kısalıyor, sepete giren ürün sayısı azalıyor, kalite yerini mecburiyete bırakıyor.

Peki kim haklı? Rakamlar mı, raflar mı?
Cevap basit: Enflasyon, yaşanandır. Vatandaşın cebinden çıkan paradır. Fişte yazan toplamdır. O fiş can yakıyorsa, açıklanan oranlar ne kadar düşük olursa olsun ikna edici değildir.

Kısacası; market enflasyonu resmî enflasyonu solladı mı sorusu artık bir tartışma değil, bir tespittir. Çünkü vatandaş rakamla değil, hayatla konuşur. Hayat pahalıysa, enflasyon da pahalıdır.