Marmara Depremi’nin 27. yıl dönümünde açıklama yapan İMO Adana Şubesi, son 13 yılda yıkılan binaların hedeflenenin çok gerisinde kaldığını belirterek, yapı güvenliğinin yalnızca yapım yılına değil kullanım sürecindeki müdahalelere de bağlı olduğunun altını çizdi.
17 Ağustos’un Üzerinden 27 Yıl Geçti: Deprem Gerçeği ve Değişmeyen Tablo
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin 27. yılında, depremde yaşamını yitiren yurttaşlar bir kez daha saygıyla anılırken; bu büyük felaket Türkiye’nin deprem gerçeğiyle yüzleştiği ve afet politikalarının yeniden ele alınmasını zorunlu kılan bir dönüm noktası olarak hatırlatıldı. Büyük can ve mal kayıplarına yol açan Marmara Depremi, asıl sorunun depremin kendisi değil, gerekli önlemler alınmadığında yıkıcı sonuçlar doğuran yapı üretimi ve kentleşme anlayışı olduğunu açıkça ortaya koydu.
Aradan geçen 27 yıl ülkenin deprem gerçeğini değiştirmezken; 2003 Bingöl, 2011 Van, 2020 Elazığ ve İzmir ile 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler, ülkenin deprem tehlikesiyle birlikte kırılgan yapı stokunu da gözler önüne serdi. Her depremde vaktiyle yapılması gerekenlerin yapılmadığı bir kez daha görüldü. Artık sorunun depremin nerede, ne büyüklükte ve ne zaman olacağı değil; yapıların birçoğunun riskli olduğu bilinmesine rağmen bu yapıların tam olarak hangileri olduğunun bilinmemesi olduğu vurgulandı.
"Riskli Yapıların Olduğunu Biliyoruz, Ama Hangi Yapılar Riskli Bilmiyoruz"
Türkiye’de milyonlarca yapının deprem açısından risk taşıdığı en yetkili kurumlarca ifade edilmektedir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının resmî açıklamalarına göre; Türkiye genelinde yaklaşık 36 milyon bağımsız bölüm bulunduğu, bunlardan yaklaşık 6 milyonunun risk altında olduğu ve 2 milyon bağımsız bölümün acil olarak dönüştürülmesi gerektiği belirtilmektedir. İstanbul’da ise yaklaşık 600 bin konutun çok riskli, toplam 1,5 milyon konutun ise dönüşmesi gerektiği ifade edilmektedir.
Kentsel Dönüşüm Başkanlığının 2025 Yılı İdare Faaliyet Raporu önemli bir tablo ortaya koymaktadır. Buna göre 2025 yılında 6306 sayılı Kanun kapsamında Türkiye genelinde 30.007 yapı (194.381 bağımsız bölüm) için riskli yapı tespiti yapılmış, 11.940 riskli yapı (59.329 bağımsız bölüm) yıktırılmıştır. 2012'den 2025 sonuna kadarki kümülatif tabloda ise 319.551 binada (1.272.863 bağımsız bölüm) riskli yapı tespiti yapılırken, 291.144 binanın (1.088.165 bağımsız bölüm) yıkımı gerçekleştirilmiştir. Halihazırda 6 milyon bağımsız bölümün riskli olduğu tahmin ediliyorken, 13 yılda yalnızca 1 milyon civarı bağımsız bölümün yıkılmış olması kat edilen mesafenin çok düşük olduğunu ve önümüzde kat edilmesi gereken çok büyük bir yol olduğunu göstermektedir.
Ülkemizin ihtiyacı yalnızca ihbar edilen yapıların kayıt altına alınması değil; bütün yapı stokunun bilimsel, güncel, şeffaf ve sürekli yenilenen bir envanterinin oluşturulmasıdır. 17 Ağustos’un ardından hazırlanan Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’nda yapı stoku envanterinin 2017’ye kadar tamamlanması öngörülmüş olmasına rağmen, bugün hâlâ bütüncül bir yapı envanterine sahip olunmaması deprem riskini yönetmenin önündeki en temel engeldir.
Yapının Yaşı Kadar Geçmişi de Önemli: Yeni Binalar Ne Kadar Güvenli?
Türkiye’de yapıların risk tahmini büyük ölçüde yapım yılına göre belirlenmektedir. Oysa bina güvenliği yalnızca yapım yılı üzerinden değerlendirilemez. Binanın hangi yönetmeliğe göre tasarlandığı, nasıl projelendirildiği ve inşa edildiği kadar; kullanım sürecinde taşıyıcı sistemine herhangi bir müdahale yapılıp yapılmadığı da hayati önem taşır. Zemin katta duvarların kaldırılması, kolon ve kirişlere müdahale edilmesi, kaçak kat/eklentiler yapılması ve kullanım amacının değiştirilmesi yapı güvenliğini doğrudan sarsmaktadır. Buna rağmen kullanım sürecinde düzenli ve sistematik teknik denetimlerin yapılmaması büyük bir güvenlik açığı yaratmaktadır.
Mevcut stokun dönüştürülmesi kadar yeni binaların gelecekte riskli yapılara dönüşmesini engellemek de zorunludur. Nitekim 6 Şubat depremlerinde yeni sayılan bazı binaların da yıkılmış olması endişeleri artırmıştır. Güvenli yapı üretimi; doğru zemin araştırmasından projelendirmeye, nitelikli malzemeden etkin yapı denetimine kadar bütünlüklü bir mühendislik sürecidir. Yapı denetiminin ticari bir faaliyet değil kamusal bir hizmet olarak ele alınması, şantiye şefliğinin etkin uygulanması ve tüm sürecin kamusal denetim altında olması şarttır.
27 Yıl Sonra Acil Çözüm Önerileri ve Çağrı
Bilim insanları, mühendisler ve meslek odaları onlarca rapor hazırlayıp uyarıda bulunmasına rağmen, her büyük depremde aynı acı tablolarla yeniden karşı karşıya kalınmaktadır. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Adana Şubesi, daha fazla beklenmemesi gerektiğini belirterek şu acil adımların atılmasını talep etti:
-
Yapı Envanteri ve Bilgi Sistemi: Türkiye’nin bütün yapı stokunu kapsayan güncel, şeffaf ve kamuya açık bir yapı envanteri derhal oluşturulmalı; risk durumlarını izlemek için Ulusal Yapı Stoku Bilgi Sistemi kurulmalıdır.
-
Önceliklendirilmiş Kamu Programı: Riskli yapıların belirlenmesi ve müdahale süreçleri, riskin büyüklüğüne göre önceliklendirilmiş bir kamu programı olarak yürütülmelidir.
-
Dar Gelirliye Destek: Riskli yapıların güçlendirilmesi veya yenilenmesi için özellikle dar gelirli yurttaşları koruyan yeterli ve erişilebilir kamu kaynakları sağlanmalıdır.
-
Rant Değil Risk Odaklı Dönüşüm: Kentsel dönüşüm, parsel bazlı rant odaklı uygulamalardan çıkarılarak risk odaklı, kent ve bölge ölçeğinde planlama anlayışıyla ele alınmalıdır.
-
Periyodik Yapı Kontrolü: Yapıların kullanım sürecindeki güvenliğini izlemek için periyodik yapı kontrolü yasal ve kurumsal bir sistem haline getirilmelidir.
-
Eksiksiz Mühendislik Hizmeti: Yeni yapı üretiminde proje, uygulama, şantiye şefliği ve yapı denetimi süreçlerinde mühendislik hizmetlerinin eksiksiz verilmesi sağlanmalı, meslek odalarıyla birlikte hareket edilmelidir.





