Eskiden "Yoruldum" dediğimizde, bunun çaresi hafta sonu biraz fazladan uyumak, dostlarla içilen keyifli bir kahvenin kokusunda dinlenmek ya da bir akşam her şeyi kapatıp erkenden yatmaktı.
Dinlenince geçerdi. Çünkü yorgunluk bedendeydi; kaslardaydı, ayaklardaydı.
Şimdilerde ise bambaşka bir kelime yerleşti dilimize: Tükenmişlik. Yani o popüler, havalı adıyla Burnout.
Artık pazar akşamları erken uyumak yetmiyor. Pazartesi sabahı alarm çaldığında, sanki hafta sonu hiç yaşanmamış, o iki gün boyunca bir taş ocağında çalışılmış gibi bir ağırlıkla uyanıyor modern insan.
Çünkü bugünün yorgunluğu bedende değil, ruhun tam merkezinde. Telefonun şarjı %100 gösteriyor olabilir ama bizim bataryamız daha sabahın ilk saatinde kırmızı alarm veriyor.
Peki, ne ara bu kadar tükendik? Ve daha da önemlisi, tükenmek ne ara bizim "yeni normalimiz" haline geldi?
Teknoloji hayatımızı kolaylaştıracaktı, sözde bize zaman kazandıracaktı. Oysa tam tersi oldu; zamanı tamamen elimizden aldı. Eskiden iş iş yerinde kalırdı, ev ise sığınaktı.
Şimdi cebimizdeki o akıllı cihazlar sayesinde mesai kavramı bitti. Akşamın bir vakti gelen bir e-posta, hafta sonu grubuna düşen "Acil" logolu bir mesaj, bizi sürekli bir tetikte olma haline mahkûm etti.
Sadece iş de değil; sosyal medyanın o bitmek bilmeyen vitrini de ruhumuzu yoruyor. Herkesin çok başarılı, çok mutlu, sürekli gezen, harika görünen hayatlar yaşadığı bir illüzyonu izlerken, kendi sıradan koşturmacamıza "Yetersiz miyim?" sorusuyla bakıyoruz.
Kendimizi sürekli birileriyle yarışırken, bir şeylere yetişmeye çalışırken buluyoruz.
Modern dünya bize tehlikeli bir yalan söyledi: "Durdun mu, düşersin." Sürekli üretmek, sürekli aktif olmak, her an bir sonraki adımı planlamak zorundaymışız gibi hissettiriliyoruz.
Bir koltukta oturup yarım saat hiçbir şey yapmadan, sadece camdan dışarı bakmanın adı artık "dinlenmek" değil, "vakit kaybetmek" oldu.
Durmayı beceremediğimiz için, bedenimiz ve zihnimiz bizi durdurmanın yolunu sigortaları attırarak buluyor. İşte o sigortanın atma anına biz tükenmişlik diyoruz.
İşin en acı kısmı ise bu durumu kanıksamış olmamız. Çevremizde "Çok yoğunum, çok yorgunum" demek neredeyse bir statü göstergesi, bir başarı madalyası gibi algılanıyor.
Ne kadar yorgunsak, o kadar önemliyiz sanki! Oysa bu bir başarı değil; yavaş yavaş eksildiğimiz, hayatın tadını kaçırdığımız gizli bir salgın.
Tükenmişlik sarmalından çıkmanın yolu, hayatı radikal bir şekilde değiştirmekten geçmiyor. Çünkü çoğumuzun bırakıp gidecek bir sahil kasabası ya da yarın istifa edecek lüksü yok.
Çözüm, o büyük sistemin içinde kendimize küçük, dokunulmaz kaleler inşa etmekte.
Mesela o çok sevdiğimiz kahveyi içerken, gözümüzü ekrandan ayırıp sadece kahvenin lezzetine, kokusuna odaklanabilmekte.
Akşam belirli bir saatten sonra dünyaya "Ben şu an ulaşılamazım" diyebilme cesaretini göstermekte.
En önemlisi de, hiçbir şey yapmamanın, sadece "durmanın" bir kayıp değil, ruhun en temel ihtiyacı olduğunu kabul etmekte.
Hayat, bir sonraki hedefe koşarken nefes nefese kalacağımız bir maraton olmak zorunda değil. Yolun kendisi güzel, yol kenarındaki detaylar güzel.
Kendimize sorma zamanı geldi: Gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece pilleri bitmek üzere olan birer robot gibi günü mü kurtarıyoruz?
Unutmayalım; dünya biz dursak da dönmeye devam edecek. Ama biz tükenirsek, o dönen dünyanın bizim için hiçbir anlamı kalmayacak.