Mutluluğu Neden Sürekli Erteleyen Bir Toplum Olduk?

Hayatı sürekli "bir gün" diyerek erteleyen bir toplum haline geldik. Gelecekte mutlu olmayı beklerken, elimizdeki bugünü fark edemiyor; mutluluğu her geçen gün biraz daha uzağa taşıyoruz.

Abone Ol

"Bir gün…" Son yıllarda belki de en sık kullandığımız iki kelime bunlar.

"Bir gün ev alırsam mutlu olacağım."
"Bir gün borçlarım biterse rahat edeceğim."
"Bir gün emekli olunca yaşayacağım."
"Bir gün çocuklar büyüyünce kendime vakit ayıracağım."

Hayatımızı sürekli gelecekte yaşayacağımızı düşündüğümüz bir mutluluğa ipotek ediyoruz. Oysa hayat, beklediğimiz o "bir gün" gelene kadar sessizce akıp gidiyor.

Eskiden insanlar daha mı zengindi? Hayır. Daha mı az sorunları vardı? Elbette yoktu. Ancak küçük mutlulukları fark edebiliyorlardı. Akşam serinliğinde kapının önüne atılan sandalye, komşuyla edilen sohbet, ailece kurulan mütevazı sofralar, çocukların sokakta yükselen neşeli sesleri… Bugün bunların çoğu ya nostaljik bir hatıraya dönüştü ya da yoğun hayatın içinde kayboldu.

Modern yaşam bize sürekli daha fazlasını hedeflememiz gerektiğini söylüyor. Daha büyük ev, daha yeni araba, daha yüksek maaş, daha iyi telefon, daha fazla takipçi… Hedeflerin olması elbette kötü değil. Ancak sorun, mutluluğu sadece bu hedeflerin sonuna koymaya başlamamız.

Bir hedefe ulaşıyoruz, ardından yenisi geliyor. Bir borç bitiyor, başka bir ihtiyaç çıkıyor. Bir hayal gerçekleşiyor, bu kez daha büyüğünü istiyoruz. Böylece mutluluk hiçbir zaman bugüne uğramıyor; hep yarına erteleniyor.

Sosyal medya da bu döngüyü daha da hızlandırıyor. Başkalarının en güzel anlarını kendi sıradan günlerimizle kıyaslıyor, eksik hissetmeye başlıyoruz. Oysa ekranlarda gördüğümüz hayatların büyük bölümü seçilmiş anlardan ibaret. Kimse yaşadığı her zorluğu paylaşmıyor. Ama biz, gördüğümüz kusursuz kareleri gerçek hayat sanıyoruz.

Belki de en büyük kaybımız, sahip olduklarımızı normal kabul etmeye başlamamızdır. Sağlığımızı, ailemizi, dostlarımızı, bir fincan çayın huzurunu, gölgede esen rüzgârı, sevdiklerimizle edilen kısa bir sohbeti çoğu zaman fark etmiyoruz. Ta ki onları kaybedene kadar...

Elbette ekonomik sıkıntıları, hayat pahalılığını ya da geleceğe dair kaygıları görmezden gelmek mümkün değil. İnsanların geçim derdi yaşadığı bir ortamda "Mutlu olun" demek gerçekçi de olmaz. Ancak bütün mutluluğu yalnızca maddi koşullara bağlamak da bizi çıkmaz bir sokağa sürüklüyor.

Mutluluk belki de büyük olaylarda değil, küçük anları fark edebilme becerisinde saklıdır. Çünkü hayatın büyük bölümü zaten o küçük anlardan oluşuyor.

Belki bugün sahip olmadıklarımızı düşünmek yerine, elimizde olanların kıymetini biraz daha fazla hatırlamaya ihtiyacımız var.

Çünkü sürekli yarını beklerken, bugünü yaşamayı unutursak, bir gün dönüp geriye baktığımızda aslında ertelediğimiz şeyin mutluluk değil, hayatın ta kendisi olduğunu fark edebiliriz.