Son günlerde yaşanan gıda zehirlenmeleri, bozulmuş ürün baskınları ve mide bulandıran görüntüler sadece denetimsiz birkaç işletmenin değil, yıllardır göz göre göre büyüyen bir sistem sorununun sonucudur.
Soframıza gelen her lokmanın bir risk hâline geldiği bu düzende, insan sağlığının nasıl bu kadar kolay gözden çıkarıldığını konuşmak artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Her gün başka bir şehirden, başka bir sofradan yükselen bu haberler, aslında yıllardır görmezden gelinen büyük bir düzen sorununu gözler önüne seriyor.
Daha dün Adana’da Seyhan Belediyesi zabıta ekipleri yüzlerce kilogram bozulmuş tavuk ele geçirdi. Geçtiğimiz hafta bir dönercide küflenmiş salça ve bu salçayla hazırlanmış ürünler ortaya çıkarıldı.
Zaman zaman dere yataklarında bulunan tek tırnaklı hayvan iskeletleri ise kamuoyunda herkesin aklına aynı soruyu getiriyor: Bu etler nereye gidiyor?
Sorunun özü sadece bir işletmenin ahlaksızlığı ya da bir esnafın açgözlülüğü değil. Asıl mesele, insan sağlığını ikinci plana iten, denetimi göstermelik hale getiren, cezayı caydırıcı olmaktan çıkaran bir düzenin yıllar içinde normalleşmiş olmasıdır.
Bugün gıda sektöründe maliyet baskısı inanılmaz boyutlara ulaşmış durumda. Et pahalı, yağ pahalı, salça pahalı, kira pahalı. Bu tablo karşısında bazı işletmeler ya kepenk indiriyor ya da daha tehlikeli bir yolu seçiyor: Hile.
Bozulmuş ürünü yeniden piyasaya sürmek, tarihi geçmiş gıdayı baharatla maskelemek, kaynağı belirsiz eti dönerin içine karıştırmak… Sonuçta olan yine vatandaşa oluyor.
Denetim meselesi ise başlı başına bir yara. Zabıta ve ilgili kurumlar çoğu zaman ihbarla harekete geçiyor. Yani bir zehirlenme yaşanmadan, bir çocuk hastaneye kaldırılmadan, bir görüntü sosyal medyaya düşmeden birçok skandal gün yüzüne çıkmıyor.
Yakalananlar için uygulanan cezalar ise çoğu zaman “iş yapma maliyeti” olarak görülüyor. Birkaç gün kapatma, sınırlı bir para cezası… Oysa söz konusu olan insan hayatı.
Bir diğer sorun da kayıt dışılık. Merdiven altı üretim, izinsiz kesimler, denetimsiz depolar hâlâ bu ülkede varlığını sürdürüyor. Dere yataklarında bulunan hayvan iskeletleri tesadüf değil; bu tablo, sistemin karanlık arka yüzünü işaret ediyor. Kim kesti, nerede kesti, hangi zincire girdi? Bu soruların çoğu cevapsız kalıyor.
Toplum olarak biz de bu düzenin parçası hâline geldik. “Ucuz olsun da ne olursa olsun” anlayışı, kısa vadede cüzdanı koruyor gibi görünse de uzun vadede sağlıktan çalıyor.
Bir lokma dönerin bedeli bazen günlerce süren bir hastalık, bazen de telafisi olmayan sonuçlar olabiliyor.
Artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı geldi: İnsan sağlığı neden bu kadar ucuz? Bir tabak yemeğin maliyeti, bir çocuğun sağlığından, bir yaşlının hayatından daha mı değersiz?
Gıda güvenliği bir lüks değil, en temel kamusal haktır. Etkin ve sürekli denetim, ağır ve caydırıcı cezalar, şeffaflık ve kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi bu işin olmazsa olmazıdır. Aksi halde bugün bozulmuş tavuk konuşuruz, yarın başka bir zehirlenmeyi… Ama kaybettiklerimizi geri getiremeyiz.
Bu düzen değişmedikçe, sofralarımızdaki risk de, içimizdeki endişe de büyümeye devam edecek.