Teknoloji gelişti. İnternet hızlandı. Ulaşım kolaylaştı. Bir mesaj saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna gidiyor. Yemek birkaç dakikada kapıya geliyor. Eskiden saatler süren işler şimdi birkaç dokunuşla hallediliyor. Ama garip olan şu: Her şey hızlanırken insanların “zamanım yok” cümlesi hiç olmadığı kadar arttı.
Çünkü aslında hızlanan hayat değil, tüketim biçimimiz oldu.
Eskiden insanlar bir işi bitirince dinlenirdi. Şimdi bir işi bitirir bitirmez diğerine yetişmeye çalışıyoruz. Sürekli meşgul olmak, üretkenlik değilmiş gibi hissediliyor. Gün içinde birkaç dakika boş kalsak bile elimiz hemen telefona gidiyor. Sessiz kalmaya, durmaya, beklemeye tahammülümüz azaldı.
Belki de bu yüzden zaman artık yetişmiyor gibi geliyor.
Çünkü zihnimiz hiç durmuyor.
Sabah gözümüzü açar açmaz bildirimler başlıyor. Gün içinde onlarca mesaj, yüzlerce içerik, bitmeyen bir bilgi akışı… Beynimiz sürekli bir şeye maruz kalıyor. Fiziksel olarak otursak bile zihinsel olarak hiç dinlenmiyoruz.
Eskiden insanlar yolculuk yaparken camdan dışarı bakardı. Şimdi herkes telefon ekranına bakıyor. Bir kafede oturan insanlar aynı masada ama farklı dünyalarda yaşıyor. Kimse bulunduğu anın içinde değil; herkes başka bir yere yetişmeye çalışıyor.
İşin ilginç tarafı şu: Teknoloji bize zaman kazandıracaktı. Ama biz kazandığımız zamanı dinlenmek için değil, daha fazla şey yetiştirmek için kullanmaya başladık. Böyle olunca da hız arttıkça yorgunluk büyüdü.
Bugün birçok insanın ortak hissi aynı:
“Sanki gün yetmiyor.”
Oysa problem bazen zamanın az olması değil, dikkatin parçalanmış olması. Çünkü insan aynı anda her şeye yetişmeye çalıştığında, hiçbir şeye tam olarak yetişemiyor. Ne yaptığı işten tat alabiliyor ne dinlendiğinde gerçekten dinlenebiliyor.
Belki de bu yüzden artık insanlar sürekli yorgun. Çünkü bedenler değil, zihinler yoruluyor.
Hayat hızlandı ama huzur aynı hızda artmadı. Aksine insanlar daha sabırsız, daha gergin ve daha tükenmiş hale geldi. Bir şeyi beklemek bile tahammül edilmez bir durum oldu. Oysa bazen insanın ihtiyacı olan şey hızlanmak değil, biraz yavaşlamaktır.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Gerçekten zaman mı yetmiyor, yoksa biz yaşamayı aceleye mi getiriyoruz?
Çünkü insan bazen hayatı kaçırmaz.
Sadece sürekli yetişmeye çalışırken yaşamayı unutur.