Eskiden aynı sokakta yaşayan insanlar birbirlerini isimleriyle tanırdı.
Çocuklar akşam ezanına kadar sokakta oynar, anneler kapı önlerinde sohbet eder, bir tabak yemek komşuya gönderildiğinde boş dönmezdi.
Hastalıkta, düğünde, cenazede herkes birbirinin yanında olurdu. Mahalle sadece bir adres değil, aynı zamanda güven duygusunun adıydı.
Bugün ise aynı apartmanda yıllardır oturan insanların birbirlerinin adını bilmediği örneklerle sıkça karşılaşıyoruz.
Asansörde selam vermekten çekinen, kapısını yalnızca kargo geldiğinde açan bir yaşam biçimi giderek yaygınlaşıyor.
Güvenlik kameraları arttıkça komşuluk ilişkileri azalmıyor belki ama daha mesafeli bir hâl alıyor. İnsanlar birbirlerini tanımaktan çok, birbirlerini rahatsız etmemeye odaklanıyor.
Elbette bunun tek nedeni apartmanlar değil. Yoğun çalışma temposu, dijital dünyanın hayatımızdaki ağırlığı, büyükşehirlerin kalabalığı ve değişen yaşam alışkanlıkları da sosyal bağları zayıflatıyor.
İnsanlar artık komşularıyla sohbet etmek yerine telefon ekranlarına daha fazla zaman ayırıyor. Çocuklar sokakta değil, tablet başında büyüyor.
Öte yandan apartman yaşamını tamamen suçlamak da doğru olmaz. Aynı apartmanda güçlü komşuluk ilişkileri kurabilen insanlar hâlâ var.
Bayramlaşan, birbirine anahtar emanet eden, yaşlı komşusunun alışverişini yapan ya da apartman bahçesinde birlikte vakit geçiren örnekler de az değil.
Demek ki mesele beton binalardan çok, o binaların içinde nasıl bir yaşam kurduğumuz.
Mahalle kültürü belki eski hâliyle yaşamıyor. Ancak tamamen yok olduğunu söylemek de haksızlık olur.
O kültür, insanların birbirine gösterdiği ilgi, saygı ve dayanışmayla varlığını sürdürüyor.
Bugün bir komşuya "Bir ihtiyacınız var mı?" diye sormak, çocukların birlikte oyun oynamasına fırsat vermek ya da apartmanda yeni taşınan bir aileye "Hoş geldiniz" demek, geçmişten kalan o kültürün hâlâ yaşatılabileceğini gösteriyor.
Belki de sormamız gereken asıl soru şu: Mahalle kültürünü apartmanlar mı öldürdü, yoksa biz mi onu yaşatmayı bıraktık?