Aynı Masada, Farklı Dünyalarda: Dijital Çağda Yalnız mıyız?

Yüzyıllar öncesinden gelen o meşhur dizeyi hepimiz ezbere biliriz: "Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül ahbap ister kahve bahane." Ne kadar zarif, ne kadar insan odaklı bir tespit, değil mi? Ama gelin dürüst olalım; bugün bu sözü tersinden mi okuyoruz acaba?

Abone Ol

Çünkü artık gönül sanki gerçekten sadece o afili kahveyi ve o popüler kahvehaneyi istiyor; ahbaplık ise işin bahanesi, hatta bazen dekoru haline geldi.

Şöyle bir etrafınıza bakın. Şehrin en gözde, en estetik kafeleri günün her saati tıklım tıklım.

Masalarda dumanı tüten, üzerinde ince işçilikle yapılmış süt köpüğü desenleri olan nitelikli kahveler...

Görünüşte harika bir sosyalleşme manzarası. Ancak sahneye biraz daha yakından baktığınızda, o neşeli gürültünün altında derin bir sessizlik seziyorsunuz.

Aynı masada oturan üç arkadaş, birbirinin gözünün içine bakarak derin bir sohbete dalmak yerine, telefon ekranlarının o loş ışığında kendi dünyalarına gömülmüş durumda.

Kahveler masaya gelir gelmez ilk hamle yudumlamak değil, en doğru ışığı bulup fotoğraf çekmek oluyor.

O anı yaşamak, dostun sesindeki bir tınıyı yakalamak, içten bir kahkahayı paylaşmak ikinci, hatta üçüncü plana itiliyor.

Asıl amaç, dijital dünyaya "Ben de buradayım, harika bir kahve içiyorum ve çok sosyalim" mesajını başarıyla fırlatabilmek.

"Oradaydım" Demenin Dayanılmaz Hafifliği

Eskiden kahvehaneler ve kafeler, memleket meselelerinin konuşulduğu, edebiyat tartışmalarının yapıldığı, dostların birbirinin derdiyle dertlendiği birer sığınaktı.

Şimdilerde ise birçoğu, sadece estetik arka planlar sunan birer "içerik stüdyosuna" dönüştü.

Sosyalleşmek, fiziksel olarak aynı mekanda bulunmanın ötesine geçemiyor maalesef. Masadaki dostun anlattığı önemli bir hikaye, telefona gelen bir bildirim sesiyle kesintiye uğruyor.

Biz artık birbirimizi "dinlemiyoruz", sadece sıramızın gelmesini bekliyor ya da ekran kaydırıyoruz.

İşin ironik kısmı, bu sanal kalabalık içinde her geçen gün daha da yalnızlaşmamız. Yüzlerce dijital arkadaşa, onlarca beğeniye rağmen, akşam eve döndüğümüzde içimizde bir yerlerde o eski, samimi dost sohbetlerinin bıraktığı o sıcak hissin eksikliğini duyuyoruz.

Çünkü hiçbir emoji, dostun samimi bir gülüşünün yerini; hiçbir dijital beğeni, "Anlıyorum seni, yanındayım" diyen bir çift gözün tesellisini tutmuyor.

Kahvenin Tadını Hatırlamak

Belki de hatayı kahvenin köpüğünde, mekanın tasarımında ya da teknolojinin kendisinde aramak yersiz. Sorun, bizim önceliklerimizi kaybetmiş olmamızda.

Dijital dünyanın getirdiği o "göz önünde olma" çılgınlığı, bizi hayatın en yalın, en güzel ritüellerinden kopardı.

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardı; çünkü o kahve içilirken dünyaya gözler kapatılır, dostun kalbine kulak verilirdi.

Bugün kendimize küçük bir iyilik yapalım.

O çok sevdiğimiz kafeye yine gidelim, en sevdiğimiz kahveyi yine söyleyelim.

Ama bu kez, telefonları çantaların en derin yerine saklayalım. Kahvenin fotoğrafını çekmek yerine, tadına varalım. Karşımızda oturan dostun gözlerine bakalım ve sadece dinleyelim.

Çünkü inanın; gönül ne o filtre kahveyi özledi ne de o bohem tasarımlı kafeyi.

Gönül, arkasına saklanmayacağımız, maskesiz, ekransız, hesapsız bir "ahbap" özlemi çekiyor. Ve o samimiyet, hiçbir ekrana sığmayacak kadar büyük.