Yeni asgari ücret açıklandı. Rakam masada, hesap makinesi elde. Ama ortada tuhaf bir durum var: Sayılar konuşuyor, hayat susmuyor. Çünkü bu ücret, ne mutfağa giriyor ne kiraya yetiyor ne de “insanca yaşam” denilen o eski kavrama göz kırpıyor.
Bugün asgari ücret artık bir geçim ücreti değil, açıkça bir hayatta kalma denemesi. Üstelik başarısı da tartışmalı. Daha maaş cebe girmeden; kira, fatura, ulaşım ve gıda dört koldan hücum ediyor. Geriye kalan mı? Borç, erteleme ve sabır.
İşin acı tarafı şu: Asgari ücret, tarihte belki de ilk kez açlık sınırıyla yan yana anılıyor. Bu bir istatistik değil, bu bir alarmdır. Çünkü açlık sınırı teorik bir çizgi değil; evdeki tencerenin dolup dolmamasıyla doğrudan ilgilidir.
Yetkililer “enflasyona ezdirmedik” diyor. Peki çarşı-pazar ne diyor? Market rafları mı yanılıyor, yoksa maaş bordrosu mu? Bir aile düşünün; tek maaşla geçinmeye çalışan, çocuk okutmaya çalışan, geleceğe dair tek beklentisi ay sonunu görmek olan… Bu tabloda “ezilmemek” kelimesi fazlasıyla iyimser kalıyor.
Bir de işin sosyolojik tarafı var. Asgari ücret artık sadece ekonomik değil, psikolojik bir mesele. İnsanlar çalışıyor ama karşılığını alamadığını hissediyor. Bu duygu, toplumun her yerine sızıyor. Umut törpüleniyor, öfke büyüyor, gelecek planları küçülüyor.
Eskiden “asgari” kelimesi geçici bir durumu anlatırdı. Şimdi kalıcı hale geldi. Gençler asgariyle işe başlıyor, asgariyle yıllar geçiriyor, asgariyle hayal kurmaya çalışıyor. Bu sürdürülebilir değil. Ne ekonomi için, ne toplum için, ne de devletin geleceği için.
Burada mesele sadece rakam artırmak da değil. Mesele, yaşam maliyetiyle gerçekçi bir bağ kurmak. Kira bu ülkede maaşın yarısını geçiyorsa, orada ücret tartışması bitmiştir, sistem tartışması başlar.
Kısacası; açıklanan asgari ücret, bir müjde değil. En fazla bir erteleme. Sorunları çözmüyor, sadece biraz öteliyor. Ama hayat ötelenmiyor. Market her gün zamlanıyor, fatura her ay geliyor, çocuk her gün büyüyor.
Gerçek soru şu:
Bu asgari ücretle kim, nerede, nasıl geçiniyor?