Bazı tarihler vardır, takvimde sadece bir yaprak değil; bir toplumun ruhunda açılmış derin, karanlık ve iyileşmesi imkânsız bir yaradır.
6 Şubat 2023, sabahın o en soğuk, en savunmasız saatinde saatlerin 04.17’de durduğu o an; sadece binaların değil, milyonlarca insanın hayallerinin, çocukluklarının ve yarınlarının enkaz altında kaldığı milattır.
O gece, 11 ilin üzerine çöken sadece beton yığınları değil, koskoca bir sessizlik ve tarif edilemez bir "mahşer provası"ydı.
Hafızalardan Silinmeyen O Mühürler
Aradan geçen zamana rağmen, bazı kareler var ki zihnimizin en mutena köşesinde bir sızı gibi asılı duruyor.
Mesut Hançer’in, Kahramanmaraş’ın dondurucu ayazında, hayatını kaybeden kızı Irmak Leyla’nın enkaz altından sarkan elini bırakamadığı o anı kim unutabilir? O el, sadece bir babanın evladına vedası değildi; o gece kopan binlerce bağın, yarım kalan binlerce hikâyenin ve çaresizliğin en çıplak fotoğrafıydı.
Ya o enkaz altından yükselen, "Sesimi duyan var mı?" feryatları? Kimisi son nefesine kadar evladına siper olan bir anne, kimisi kendisine uzanan ele "Param yok ki size vereyim" diyecek kadar saf bir çocuk...
Biz o gece, Azerbaycan’dan eski bir arabaya yorganları yükleyip yola çıkan Server Beşirli’nin vakur duruşunda kardeşliği; kendi evi yıkılmışken komşusunun ateşini yakan insanların yüzünde ise insanlığı gördük.
Konteyner Kentlerin Sessiz Yorgunluğu
Ancak gerçekçilik, sadece o geceyi hatırlamak değil, bugünün dinmeyen sızısına da bakabilmektir. Bugün deprem bölgesinde hayatın normale döndüğünü sanmak, en hafif tabiriyle bir yanılgıdır.
On binlerce vatandaşımız hâlâ birkaç metrekarelik sac levhalar arasında, konteynerlarda hayata tutunmaya çalışıyor.
Bir evin sıcaklığını, bir sokağın aşinalığını, bir mutfak masasının etrafındaki kalabalığı özleyen bu insanlar için hayat; kışın dondurucu soğuğuyla, yazın ise konteynerın boğucu sıcağıyla verilen bir mücadeleye dönüştü.
Geçici çözümlerin kalıcı yorgunluklara evrildiği bu süreçte, o daracık koridorlarda koşturan çocukların gözlerindeki hüzünlü bakış, bize sorumluluklarımızın henüz bitmediğini her gün hatırlatıyor.
Bir Milat, Bir Söz, Bir Borç
Toplum olarak en büyük sınavımız, manşetler değiştikçe acıların da dindiğini sanmaktır. Oysa Hatay’ın dar sokaklarında yankılanan o derin sessizlik, Adıyaman’ın tozlu havası ve Maraş’ın yıkık çarşıları hâlâ sessiz bir çığlık atıyor...
Bu sadece fiziksel bir yıkım değil; bir neslin psikolojik olarak o enkazın altında kaldığı toplumsal bir travmadır.
6 Şubat’ı unutmamak; sadece yıldönümlerinde siyah profil fotoğrafları paylaşmak değil, o babanın bırakamadığı eli tutmaya devam etmektir.
Konteyner penceresinden eski mahallesinin boşluğunu izleyen yaşlı amcanın hüznüne ortak olmak, "yanındayız" sözünü bir slogandan öteye taşıyabilmektir.
Unutmayalım ki; o enkazlar tamamen kaldırılsa da, kalplerdeki o devasa gedikler ancak samimiyetle, adaletle ve bitmeyen bir dayanışmayla kapanacaktır.
Biz birbirimizin elini gerçekten tutmayı bıraktığımızda, o enkazlar asıl o zaman üzerimize çöker.