ATATÜRK SEVGİSİ

07.08.2019 - Çarşamba 17:18

Atatürk’e özgü “insan sevgisi”, her şeyden önce Türk milletinin moral yapısından güç alarak evrensel boyutlara ulaşmıştır. Nitekim böylesine bir gerçeği, Ata’nın Büyük Nutku da (1927) olağanüstü örneklerle kanıtlamaktadır. Açıkça görülmektedir ki, bu nutuk, Birinci Dünya Savaşından hemen sonra, yerinden, yurdundan edilmek istenen Türk’ün yok olmaktan kurtarılması yolunda, Ata’mızın vatan, millet sevgisinden aldığı güçle Anadolu’ya koşup büyük işler başarmış olmasının öyküsüdür. İnsanlık tarihinde, hiçbir yarar beklemeden etkinliğini sürdüren Gerçek-Sevgi’yi tanımlama amacına yönelik ünlü yorumlar arasında, özellikle filozof Arthur Schopenhauer’in (1788-1868) sevgi üzerine olan yorumu önemlidir; ve Schopenhauer Gerçek-Sevgi’yi, bir tür “acı” ve “ıstırap” olarak,  yani duygunun şefkatle bileşiminden oluşan, kişiye dönük yarardan tümüyle uzak bir “sevgi” olarak yorumlamaktadır. Atatürk’ün İnsan-Sevgisi de, duygunun “merhamet” ve “şefkat” türünden üstün nitelikli faktörlerle bileşiminin oluşturduğu, vatana, millete, insana ve insanlığa yönelik bir sevgidir. Ve onun için, gene filozof Schopenhauer, “merhamet” ve “şefkat”ten pay almayan sevgi’yi “eros” (bencil-sevgi) olarak nitelemiştir.Aslında özveriden kaynaklanan, yani herhangi bir yarar karşılığı olmayan sevgi, öncelikle toplumların “akıl” ve “ruh” evriminde erişebildikleri üstünlükten feyiz alarak kişilere yansımaktadır; kişiler ise gene de “akıl” ve “ruh” evriminin dinamizmi içinde erişebildikleri moral aşamalarla orantılı olarak toplumların uygar yapılarına katkıda bulunmaktadırlar; ve bu karşılıklı denge, insanoğlunun moral gücünü, ileriye yönelik kesintisiz bir sevgi potansiyeli içinde yenileyip tazelemektedir ki, bu sürekli gelişimi, ancak şöylesine teorik bir formül ile açıklayabilmek mümkündür:

            Kişiye dönük yarar faktöründen tümüyle uzak bir iradeyle ruhsal enerjiyi kesintisiz oluşturmada olağanüstü örneklerle dolup taşan insan sevgisini, “sonsuz-hareket” gücünü kendiliğinden yaratan ruhsal bir “perpetuum mobile” gibi görmek hiç de hata sayılmaz. Çünkü ünlü fizikçilerden J.R. Mayer ile Herrn von Helmholtz’un haklı olarak reddettikleri (1847) mekanik “perpetuum mobile”den farklı bir kuruluşa sahip olan ruhsal “perpetuum mobile”yi, Ata’mız, aşağıdaki yorumunda, insan sevgisinden beslenen bir espriyle şöyle dile getirmektedir:

            “Devlet [Millet], belirli bir bölgede yerleşen ve kendine özgü bir güce sahip olan kişilerin tümünden oluşan bir varlıktır… Ulusun kurduğu devletin ve hükümetin, vatandaşlara karşı yükümlülükleri ve yetkileri vardır… Kişinin ekonomik uğraşı, ekonomik ilerleyişin ana kaynağı olarak kalmalıdır… Demokrasi, aslında bireyseldir; bu nitelik, vatandaşın egemenliğe insan sıfatıyla katılmasıdır… Enine sonunda demokrasi eşitliktir. Bu nitelik, demokrasinin bireysel olmasının zorunlu sonucudur. Şüphesiz bütün bireyler aynı siyasal haklara sahip olmalıdırlar. Bireyin özgürlüğünü düşünürken, her kişinin ve nihayet tüm milletin ortak yararını ve devlet varlığını göz önünde bulundurmak gerekir. O halde bireysel özgürlüğe sınır olarak, başkalarının özgürlük sınırını gösterirken, bireysel özgürlüğün, ulusun genel yararının gerektirdiği dereceden daha fazla sınırlandırılamayacağı kabul edilmiş oluyor… Vicdan özgürlüğü mutlaktır ve ona karşı çıkılamaz. Ve bireyin doğal haklarının en önemlilerinden biri olarak tanınmalıdır.”

YORUM YAZ